Elif MirmahmutoğluElif Mirmahmutoğlu

"İletişim Bir Sanattır. Sanatı Destekliyoruz"

Fahriye Hanım

Çok hüzünlü bir tablo idi gördüğüm beyin hücreleri yavaş yavaş ölen bir kadının zihninden hatıralarının silinmesine şahitlik etmek kadar dramatik olan hastalık var mıydı acaba?

Babaannem… Minicik ufak tefekti. Ama kalbi büyüktü ben çarliston nedir. Ondan öğrendim. VALS yaparmış. Öyle bir sanatseverdi. Ajans dinlerdi her akşam ve onlar valilerle oturur, kalkarlardi , öyle anlatırdı geçmişi..  Muş’ taki hizmetkarlari olan evlerini o zamana göre olgunca bir yaşta evlenmişti 22 yaşında. “Bizim evimizde hizmetkârlarımız var” derdi. Ve hepsi “Kürttü” derdi. 4 halamın ikisi Antalya’da evlenmişti. Çok cici insanlardı kendilerine göre damatlar da. Damat= Dam atan kişi.. Maliyeci olmak istememiş halam TRT’nin spikerlik sınavlarını kazanmış ama gidememiş olmanın sancısını kelimelere sararak gidermişti. Her kelimenin türeyiş meydana geliş şekli ile ilgili detaylı açıklamalarla hayatını sürdürmüştü. Kelimelere ilgi sanırım genetikle de ilgili ben de kendimi ara ara kelimelerle dans ederken yakalıyorum. Maliye emeklisi halam bir kelime cambazıdır yürüyen bir sözlük gibidir sanırsın Meydan Lourruse ansiklopedisi. Ki bizim devreden olanlar bilir.  (Ki devrecilik yapmayı da sevmeyiz ama zaten devrecilik askerlikle ilgili bir terim değil midir? Bir kadın nasıl bizim devre diye benzetme yapar orası da ayrı bir mevzu bahiste.) Bizim çağdaşlarımız bilirler ki biz Meydan Lourusse ansiklopedilerini alabilmek için aylarca küçük kuponlar keser idik gazetelerden. İşte bu sözlük gibi olan halamın kocası da yörüktü. Esasen ben yörükleri de severim.  Dan dan, dun tarafları olsa da bazı bazı kaba halleri ince olan zekâlarını gölgelese de iyidir yörükler güçlü karakterde insanlardır. Yörük bir öğretmen. Köyü vardı tarlası tabanı, kurbanı kendi kesenlerden idi. Ona da kızınca köylülere de “Kürt” derdi babaannem.  Kaşlarını çatar beyaz tülbentini yeniden sararmış gibi yapar. Bizim küçük baş damatta “Kürt, köylü” derdi.  Uzun yıllar sanıyorum ki;  20 yıla yakın Alzheimer hastalığı ile mücadele etti. O mücadele öyküsü de enteresandır. Ki;  O zamanlar ne internet ne bu denli yaygın bir hızlı erişim ne de bu hastalıkla ilgili bu kadar bilinirlik vardı. Yoktu biz çocuk aklımızla o hastalığı da onunla özdeşleştirmiştik. O unuturdu, biz hatırlatırdık. O unuturdu bazen parayı bir elbisesinin cebinde biz bulur harcardık.  O’nun unutuşları bizim sevinişlerimize dönüşürdü. Çocukken bir yerde hiç ummadığın bir para bulmak bayram sevinci yaşatırdı tabi. Annem önceleri soydukları meyveleri ceplerinde ya da giysi dolaplarında unuttuğunu ya da ocakta yemeğini unuttuğunu söylerdi. Ama 1970’li yılların Türkiye’sinde çocuklar anne karnında öylesine sebeplerle ölürken Alzhemeir gibi bir hastalığın bilinmesine imkân yoktu.  2000’li yıllarda ismi telaffuz edilmeye başlayan hastalığı önceleri mahalle içinde “bunama” olarak anılırdı.  O unuttukça biz gülerdik. Çocuk aklın ile o unutuşların gelecek yıllarda nasıl trajı komik gülüşlere zemin hazırlayacağını bilemezdik ki biz? Biz çocuktuk biz o parayı bulmanın mutluluğu ile havalara uçacak kadar basit dünyamızda mutlu idik. Keşke hep basit yaşayabilse idik keşke hep o bozuk paralardan mutlu olacak kadar beklentisiz günleri günlere ekleyebilse idik. Hastalığın son evresinde kapılarımızın kilitlerini 3 kez kontrol ettik. Okul zilini duyup okula koşmak için hazırlanan beyaz saçlı kadını ikna edemez hale dönüştük. O’na her cümleyi 4 kez anlatmaya çalıştıkça sabrımız azaldı. Biz kafamızın için tıka basa güncellemeye çalışırken o tüm beynine reseti çoktan atmıştı. Bir sabah uyandığında Fahriye, 16 yaşında idi. Muş Ovası’nda boylu boyunca uzanan konağın büyük kızıydı yeniden o Kürtlerin hizmette kusur etmediği  konağın 7 kızının en büyüğü avukat dedenin torunu Mal Müdürü babanın kızı idi. Dayısı Atatürk’ü karşılamaya gider iken ölmüştü daha dün .. O kız,  o günde idi saçlarının bembeyaz olduğunun farkında olmadan genç kız bakışları ile uyanmıştı mahcup ve gururlu idi.  O sabah, babaannem “Kürtçe” konuşmaya başladı. Resetlediği beyninde sadece belli başlı olaylar ve kişiler kalmıştı. Bilinçaltı, yıllar yılı altta olmanın verdiği isyan duygusu ile infilak etmiş üstte olan her şeyi silip süpürmüş bağımsızlığını ilan etmişti. İşte tıp dilinde buna Alzheimer deniyordu… Babaannem o gün altı olan bilince teslim idi. Altta yer alan o “Kürt” diye ki tamamen iyi niyetle söylüyordu acıdığı için belki de belki de kendi beyaz Kürtlüğü ile hiç yüzleşmediği için belki de hiç yüzleşmesi gerekmediği için. Ki insan olma durumundan başka kimin kimden farkı olabilirdi ki .. Neticede uzay boşluğunda mavi silik bir nokta olarak görünen dünya isimli gezenin kuzey yarım küresinde Ortadoğu’ya yakın bir coğrafyada vademizi dolduran insanlar idik ve vademizin süresini belirleme yetkisi biz de değildi. Kadın neden yüzleşsin ki? Ne gerek vardı ki? Kürtsün sen Türksün sen hayır hayır sen bir Çerkezsin aa hayır sen bir Tatarsın.. .Baba tarafından Kürt’tü kendisi de ama nedense “Kürttü” ifadesini bir sınıflama bir ayırt etme sıfatı olarak kullanırdı.  Ben sonraları O’nu “Beyaz Kürt” olarak anacaktım. .İşte bilinçaltına kazınan kelimeler birden çıkagelmişti. Babaannem konuşuyordu sanki karşısındaki ben değildim. Kürt hizmetkârlardan biri idi.  Konakta bir türkü söyleniyordu Makbule Uysal o ılık sesi ile kadife gibi işliyordu bildik bir Muş türküsünün sözlerini;

“Mektebin bacaları vay lele lele lele

Ders verir hocaları uy amman can kurban

Kim yarımı sorarsa vay lele lele lele

O’dur birincileri uy amman can kurban

Ay doiar bedir allah vay lele lele lele

Bu sevda nedir allah uy amman can kurban

Ya benim muradım ver vay lele lele lele

Ya beni öldür allah uy amman can kurban”… O evin kızı türkünün verdiği hoş duyguların yüzüne verdiği tebessüm ile Kürtçe cümleleri birbiri ardına söylüyordu. Ben öyle kalakaldım yüzüne bakıyordum. Ama anlamıyordum. Şaşkındım babaannem Kürtçe cümleleri birbiri ardına sıralarken ben bön bön bakıyordum.  Kürtçe bize uzaktı, tu kaka idi konuşulması gereken bir dil idi. Ailemde Kürtçe bilen de yoktu. Türkmen köklerine sıkı sıkı sarınan dedem ile babası Kürt olan babaannemin Akdeniz de doğan büyüyen torunları… Kafam allak bullak idi bir rehber bulmalı idik neyse ki annesi Ahlat’lı olan annem ki annemin annesi anneannem iyi Kürtçe konuşuyor hali ile annem de biraz anlıyordu. Babaanneme rehber annem oldu. Genç Fahriye biraz konuştu. Okula gitmesi gerektiğin Kürtçe söyledi. Bir süre konak sandığı kamu lojmanı olan evimizin içinde dolaştı. Ben çaresiz bakışlarla onu izledim. ..Sonra yoruldu genç kız gitti yeniden yaşlı kadın geldi. Bir bardak süt içti zihnindeki hatıraları genç olsa da bedeni yaşlanmıştı. Çok hüzünlü bir tablo idi gördüğüm beyin hücreleri yavaş yavaş ölen bir kadının zihninden hatıralarının silinmesine şahitlik etmek kadar dramatik olan hastalık var mıydı acaba? Kalp krizi bellidir, kanser belli, beynin de ur vardır ki beterdir ama bilirsin az çok yaşayacaklarını. Ama Alzhemier en hüzünlü ve trajik hastalıklardan biridir.  Bedeni yorulan babaannem umarsızca kalmıştı öyle. Kimsenin doğru dürüst anlamadığı Kürtçe sözleri üst üste söylemekten yorulmuştu. Muş Hasköy’ün yarısının sahibi elit bir ailede büyümüş asil ruhlu bir kadındı.  Der di ki ; “Deden ati ile geldi ve ben bin gönülden bir gönülle aşık oldum ” bir de aşk ehli idi yani ve bunu çok cesur ve net ifade edebilirdi. Ki dedem de zor adamdı… Dedem öldükten sonra 10 yıl onun resmine bakarak yemek yedi Fahriye hanim aşk ehli o kadın ben biliyorum ki onu çok sevdi. Nezaketli ve misafirperverdi hastanede geçirdiğimiz günlerde hemşireleri misafir sanar bana “Elif kızım misafirlerimize çay ikram ettin mi “derdi. Diğer kuzenime “Taş plaklar nerde çalın onları dinleyelim “derdi.70 yaşında lunaparkta gondola binecek kadar yaşam sevinci vardı. Her gün gazete okurdu derya gibi bir sözcük dağarcığı vardı. Sürekli çay verme ve boş bardaklara ani refleks göstermemin kaynağıdır kendisi. Filmlerin en güzel yerlerinde çay verdim hep ben. Çünkü genç kızların kız çocuklarının koltuğunun altında yumurta pişer derdi yani seri ve hızlı olmaya gönderme yapardı ..Cenazesinde de o kadar çok çay ikramı yaptım ki hissetmistir o :)) O, minicik kambur olan kadın ölürken ise bebek gibi bir cilde sahipti pürüzsüzdü kamburu da düzleşmişti. O’nu ellerimle yıkadım.. Modern bir ülke kadınına örnekti dönemine göre. Babaanneli ve dedeli evde büyümek zordur ama sana kalanlar da farkında isen çok değerlidir. OT kökünün üstüne bitiyor benzer yanların davranışların oluyor genlerin ile ata babaların ata anaların ile… O’nu anlatasım geldi özlemden belki gerçi biz çok SIK Konuşur sohbet ederiz Fahriye Hanım’la mezarlık buluşmalarımızda… (2004)