Elif MirmahmutoğluElif Mirmahmutoğlu

"İletişim Bir Sanattır. Sanatı Destekliyoruz"

“Konuştukça Söyleyemediklerimiz Birikiyor” Tomris Uyar

Kulak memesi yumuşaklığı diye bir tabir vardır hani o bir kıvam tabiridir esasen. Yani Oktay Usta ve Ümit Usta bunu sıkı sık kullanır aa tabi bir de Emine Beder var o da kullanır çokça.  “Hamuru kulak memesi yumuşaklığına gelinceye kadar yoğurunuz” Hamur yoğurdum az sayıda da olsa eldivenli ama. Annemin “Suna Öğretmenin” uzun tırnakları nedeniyle (Suna öğretmen annemin ilkokul öğretmeni) O’nun tırnakları uzun imiş ve elleri benim ellerime benzer imiş. Tırnaklarım 18 yaşından bu yana uzun ara ara kısaltsam da genel haliyle uzun kalemden başka bir de en iyi ojeyi tutabiliyorum sanıyorum ellerimde. Renk renk ojeler genel de soft renkler ara ara kırmızı ara ara “Lale ne derse o”. Lale kim mi ? Lale orada haftada 2 görüşürüz kendisi ile sabahın erken saatlerinde bazen gecenin derinliklerinden kendini alamamış kafası sıcak yatakta ve gece düşlerinde kalmış Leyla hallerimle yüzüm bin bir buruşukluk içinde giderim ona. Ayaklarım götürür daha doğrusu kadınsal bir refleks sanırsam. Ama ben özel günlerde filan dinlemem kadınsal reflekslerimi yani koştur koştur gitmem Lale’nin yamacına. Çünkü o günler pek bir kalabalık, pek  yoğun olur o… Her özel gün öncesi o salonları doldurmak için yarışan hem cinslerimi görmeyi istemem ben o günlerde. Orayı hepiniz tanırsınız kentinizde, mahallenizde, sokağınızda. Kimimiz sıkça gider kimimiz hiç uğramaz kimimiz ise sadece bayramlarda seyranlarda.  Kocası ile gideceği yeni yıl yemeğinden saatler öncesi dip boya yaptırır çıkar kadınlar.  Sabah 07.30 suları Lale ile görüşünce o önce benim gözlerimin içine bakar, şöyle bir inceler. Genel anlamda french beyaz gibi sade renklerin dışına çıkmayan tırnaklarımı ele geçirir ve enteresan renklere boyar mesela mor, mesela nar çiçeği.  Ben de ses çıkarmam kendimi teslim ederim kendisine sorgusuz ve sualsiz teslim olurum ona. Sizin de vardır Laleniz. İşte o salonlar da biraz boya kokusu biraz oje kokusuna karışır ruh halini rehabilite etmek için gidersin bazen de. Bi an da siyah saçtan soğan kabuğuna dönüşüm ya da uzun saçlardan Rihanna modeline geçiş. Ay bi de “Ben Hürrem saçı istiyorum “ diye gelenler. Hep düşünürüm ben kuaför salonları sadece kuaför salonları değildir ve kadınlar yine kadınlar için bakarlar kendilerine. Ama keşke o aynalara baktıkları kadar içsel aynalara da bakabilse kadınlar yani bizler. İşte o mahkeme duvarı gibi suratımla sabahın köründe Lale’ye teslim iken ben söz ondadır artık.  O ne derse olacaktır, kaçınılmazdır. Hali hazırda uzun tırnaklarla hamur yoğurmak elbet imkânsız ve sağlıksızdır. Annemin tırnak sevdasını hayata geçirmiş bir kadın olarak eldivenle hamur yoğurmuşluğum var dediğim gibi yani hamura tam dokunmadan eldivenlerle şeffaf duvarlar. O ve ona benzer şeffaf duvarlardan haz ettiğim söylenemez kendi içimdeki duvarlar ve onları kendi ellerimle yıkmaya çabalayanlardanım.  Hiçbir duvarı sevmiyorum ben. Duvarları çok uzun örenler o duvarın dibinde ağlarlar sonra yalnızlıktan. İşte o eldivenlerle kulak memesi yumuşaklığı mertebesine ulaşmaya çalıştım hamurla olan dansımda. Ha yalnız mı dans ettik ne mümkün ? Elbette annemin gözetimde dans ettik onun rehberliğinde. Çünkü bu beceriksiz ve kabiliyetsiz ellerin annesi olmadan yapabildiği tek şey yazı yazmak yani kalem tutmaktır. Kulak memesi yumuşaklığı çıkış noktamız burası evet. Ruhumuzun da kulak memesi yumuşaklığı var mıdır ?Ya da granit kaya sertliği .. Kulak memesi yumuşaklığına nasıl ulaştınız? “Afedersiniz kuzum granit kayası sertliğine kavuşmanızda kimler etkili oldu. Sizde iz bırakan kadınlar kimlerdir. Tanır mıyız onları ?” diye sorsalar bir gün. Bir cevap vere bilir miyim diye oturup düşünmüşlüğüm vardır benim. Evet evet oturur bunları düşünürüm ben.  Öyle bir çağda doğduk ve öyle bir çağda yitirdik ki kendimizi bunlardı düşünmenin zarar ziyan olduğu zamanlarda. Biz düşlerde ve düşüncelerde askıda kalanlardan olduk. Elimde defterim ki hep defterim olmalı yanımda yoksa ben bir eksik yoksa ben hep eksik hissederim kendimi. Yazmışlığım vardır yani iz bırakan kadınlarımı. Kimler onlar çok çok sayıda kadınlar. Dedemin dediği gibi deli bir renk değil ki “Al deli var mor deli var zır deli var” İşte delilikleri farklı farklı renkleri farklı farklı kadınlarım.. Genel geçer anlamda akan hayatın içinde ve çerçeveleri belli bir takım ilişki ağlarının içinde “kadın sevmeyen” “kadın düşmanı” olarak lanse edilmişliğim de olsa.  Ben çok severim BİZİ. Biz kadınları… Kişiliksiz dişler ise şu an konumuz değil. En derinlerde ağzımdan çıkan her kelime de onlardan izler var esasen onları harmanladım ben içimde. Harmanlamakta iyidir en güzel çay melez çaydır. Çay da melezleştirilir. Bir tutam tiryaki, bir tutam kaçak çay ve pek tabi bergumut ya da tomurcuk çay.. Üçünün o muhteşem buluşması damaklarda en leziz tadı bırakabilir. O KADINLARI  DA öyle harmanladım ben içimde ama hepsini birinci tekile uygun konumladım. Yani Elif ordusuna katıkları büyük elbet ama .. “Elif’in Elif ordusu”. Kimler yok ki içinde… Tarihten günümüze binlerce kadın silüeti geçiyor zihnimden, evet yüzlerini görüyorum.. Kadınlar,  kimi kederli ,kimi şen kahkahalı, kimi aşık kimi aldatılmış, kimi düşünceli, kimi yorgun, kimi kırgın, kimi kavgacı, kimi dansçı.. . Bir kadın tanıyorum sanıyorum ki o tanıdığım ilk kadın aslında. O, 17 yaşında iken tanıştık, beni bedeninde 9 ay misafir eden o muhteşem kadın. Annem evet kendisi 5 kiloluk dev gürbüz bir bebeği 52 kilogramlık narin bedeninde yüksünmeden taşıyan o kadın.

Suna öğretmenin öğrencisi annem; devrimci bir ruhla her gün yeni bir bilgi öğrenecek ve bunu kendi içinde yorumlayıp yürüdüğü yolda basamak yapabilecek kadar çalışkan bir hayat öğrencisi .. Kanımdır severim elbet ama kan torpili yok benim sözlüğüm de anne olan kadının bir ismi var. NURDAN. Aynen ismi gibi .. En boktan zamanlarda yanımda yamacımda olan ama boğmadan ve 10 bin kez arama yapan kişilerin ısrarcılığı karşısında yüzünü buruşturmana mahal vermeden sessiz ve usulca varlığını ve nur’dan cümlelerini sana aktarmayı başaran o kadını Nurdan’ı pek severim. Kimler kimler yok ki.. Zuhal Olcay desem, desem ki Müjde Ar. Sahne de “Tarık Akan’ı öperken rol yaptığımı sananlara söylüyorum. Onlar rol değildi ben onu gerçekten öptüm. O güzel adam öpülmez mi” diyecek kadar özel ve açık insan Müjde Ar. Benim annem Aysel Gürel değil ama bende biraz  Müjde Ar var sanki…Neden öyle bilmem ama güne; O’nun resmine selam çakarak başlıyorum .. . Diyorum ki: “Günaydın yaşsız kadın Müjde. Bugün bizi neler bekliyor acaba” .. . Odamda Müjde Ar ile devasa bir resmimin olduğunu duyanlar zaman zaman garipsiyor. Öyle bir sohbet ettik ki sanırsın 10 dakikaya bin yılı sığdırdık. İşte öyledir kadınlar içimizde vagonlar vardır boş beklerler sahibi gelene kadar.. Sen; o vagonu düzenlersin, temizler, tiril tiril yaparsın, hazır edersin sahibi gelince öyle bir oturur ki bin yıldır orada oturmaya hazırmış gibi. İşte Müjde Ar’la sohbetimiz böyle bir andır öyle güzel bir anıdır. Sen onunla tanışmaya zaten 1000 yıldır hazırsındır ve o an gelir. Öyle değil midir tüm hakiki tanışıklıklar sorarım size? Bazı insanları yıllardır tanımana rağmen hiç konuşmamışsındır bazılarını ise 1000 yıldır çağırmışsındır ve hiç beklemediğin bir gün gelir ve 10 dakika yeter bin yıllık bir sevgi biriktirmeye.   Garip belki de ama benim garipliğim bana normal size garip. Ve Meral Okay ve Halide Edip Adıvar ve pek tabi Tomris Uyar ve filmin o müstesna karakteri Amelia. Kimler sevmedi ki onu. Tomris Uyar’ı yani. Kelimelerinin ve cümlelerin büyüsü kadar yaşamının akış şekli ve aşklarının ısrarı da hep cazip geldi bana. Tomris Uyar, Turgut Uyar’ın karısı Cemal Süreyya’nın biricik aşkı. . “Sevilmemeyi rahatça kaldırabiliyorsun da sevilmek zor geliyor sana , sen de bunu anlamıyorsun” diyor ya  o kadın. Ağaca yaslanmış fotoğrafına defalarca baktığım hüzünlü ve güzel gözlerin sahibi o kadın. … Çok sonraları, gidince ya da her şey bitince üstüne içilen bir bardak soğuk suyun dibi gelince söylediler hep izleri anlattılar sokaklara duvarlara belki, belki çöp kutusunun kenarına bırakılan siyah poşetlere.  Bıraktığın izlerin altını hep keçeli kalemle çizdiler. O yüzden hep çok sevildim diyebilirim. Korktular ama sevdiler. Korktukları için nasıl göstereceklerini bilemediler sevgilerini çünkü bu toprağın erkeklerine sevgilerini nasıl göstereceklerini hiç öğretmedi ki anneleri. Eril bunalımlarını aşamadan nasıl da öldüler birçokları. .  X sevdi, Y sevdi, Z de sevdi  Y’yi sevdi XZ’yi sevdi. Ama hepsi korktu tek ortak noktaları da bu idi sanırsam korkmaları.  Sonra x,y,z yani 3 bilinmeyenli bin bilinmeyenli denklemlerle karşılaştık ki arkamızda kalmıştı o soru artık. Lakin bir yolda idik ve her an dur durak bilmeden yorulmadan yürüyorduk. Esasen yoldur hayat.. Hep yürürüz gün be gün.. Neyse bu “yol” bahsi derindir uzundur..  “Korku”  kelimesi mühim.  “Bağımsız kadın korkusu” diye bir şey var. Trip atmayan, rolden role girmeyen, wc ye giderken eşlik edilmeyen üzeri simli kırmızı gülleri sevmeyen, papatya ve nergisi tercih eden Pazar günü topuklu ayakkabı giymeyen otobüste ruj sürebilen kadın korkusu.. Oysa ne de güzel severler onlar. Bende biraz biraz Ece Temelkuran da var… Bir imza günün ertesi bir kamu kurumu tuvaletinde hayata, insana ve elbette acıya dair iki kelamı paylaşırken gözlerinde kalbindeki yorgunluğu gördüğüm. Sözlerinde farklı olan her şeye, herkese ve her kişiye mesafeli olan bu toplumun bakış açısını tepetaklak ettiğini gördüğüm o kadın var bende.  Ve pek tabi Sevgi Soysal ama unutulabilir mi ki Tezer Özlü.  Kendini gerçekleştirme yolunda dev adımlar atmış tüm karakterler ben de benimle ben onlarlayım ya da. Bilmem, bilmiyorum işte ne iş yaparsa yapsın öncelikli işi kendisi gibi olmak olan tüm kadınları pek bir seviyorum. Şengül Hablemitoğlu ile tanışınca dedim mis gibi gülüyor kadın ne özel bir ruhu var. “Yine mi güzeliz yine mi çiçek” diyen Meral Okay ne çok sevmiştir Yaman Okay’ı. O bir aşk kadınıdır sözü özü bir yol insanıdır. Nilüfer mesela o hiç yaptırmadığı kemerli burnu ile o kapkara kızı Nazlı ile bembeyaz yürekli gibi gelir bana. Neden bilmem x,y,z gibi hayatına giren birçok isim ile ilgili hiç konuşmaması mı beni ona bağlayan elbet konuşur da  herkesin duyacağı şekilde olmaz konuşmaları.. Yok yok beni ona “Kavak Yelleri” bağladı sanırsam. AA senin kime benzediğini biliyorum diye kurulan cimleler var bi de tabi . Ve her daim her konuşmam da gelip baş köşeye kurulan  Fahriye Hanım .Fahriye hanım babaannem olur her gün ajans dinleyen kadın ,mini eteklerimi seven kadın, 80 yaşında lunaparka giden kadın. Her şeyi zamanla unutan bir dedeme olan aşkını unutmayan O’nu kaybettikten sonra 10 yıl boyunca fotoğrafına bakarak yemek yiyen kadın.  Ve onun kızı Vasfiye hanım. Onun kızı da doğal olarak halam olmakta. “Bana yürüyen sözlük gösterebilir misin?” deseler onu gösteririm Vasfiye halam. Evinin vitrinin de koca bir sülalenin arşivini taşıyan emekli devlet memuru ama hayattan ve yaşamaktan son güne kadar emekli olacağını düşünmediğim halam Vasfiye. Bence o devlet memuru yerine Türk Dil Kurumu’nun yöneticisi ya da üniversitede profesör olmalı imiş. Ama o zamanın koşulları ( o zaman 1970’ler Bitlis)  ve babasının öngörüsü ona memur olma şansını vermiş Diyarbakır’da açılan spikerlik sınavlarını kazanmasına rağmen gidememiş.  Televizyonlara çıkamamış ama maailesinin her buluşmasında olay yerinden canlı yayın yapmış kadın, kadın hep haber sunmuş, kendisi de her daim haber olmuş…Zor kadın mı evet zor kadın ..Ama kalbi beyaz kadın… Yani Ortadoğu Coğrafyasında 1970’li yıllarda bir kadının devlet memuru olması da kıymetlidir elbet.  Ata erkil coğrafyaya doğmuş Vasfiye için 1970’ler de okumak memur olmak ballı börek tabi.. Düşünün ki 2000’li yıllarda halen “Baba Beni Okula Gönder” kampanyaları yapılıyor ne acı..

İşte zaten kalbimizin doğusuna gittikçe her şey daha acı değil mi ki? Kelimeler boğazımızda düğüm düğüm değil mi ki? İçime sızmış Vasfiye hallerim  var bazen nokta koymakta zorlandığım cümlelerim var benim.  Geçenlerde sordular ; “ Vasfiye halen o kadar çok çay içiyor mu halen? ”  Ben ise hınzır bir tebessüm ile, “Hayır halam kanser tedavisi gördü şükür onunla da dalga geçmeyi ve yenmeyi başardı ama eskisi gibi çay içemiyor doktor yasakladı. Onun yerine ben görevini yerine getiriyorum. Biz de çay nesilden nesile aktarılan bir gelenektir. ” dedim. Vasfiye tabi genetik bir miras ..Ve Şebnem Ferah… Ve Birhan Keskin… O’nu nasıl unutabilirim m ki …. Ve ismini sayamadıklarım.. Kulak memesi yumuşaklığım da ya da granit kayası sertliğime iz bırakan zatı muhteremlere selam olsun o vakit..  O vakit tüm kadınlara, burada olanlara, cennetten bakanlara  her izini sevgi ve gurur ile taşıdığımız  tüm Havva kızlarına…BAYmayan çiçek gibi kadınlarına selam olsun…2016