Elif MirmahmutoğluElif Mirmahmutoğlu

"İletişim Bir Sanattır. Sanatı Destekliyoruz"

Sonbahar Elif

Sonbahara Sığan Ömür

Sonbahar sabahları güne adım atmak daha bir keyifli olur. Hafif bir ürperti ile uyanırsın hırka alma gereksinimi hissetmek bir anda kendine gelmeni sağlayabilir. Sarı bir mevsim varsa işte onun adı sonbahardır. Sonbahar aynı zamanda bir buluşma mevsimidir. Yazdan kalma günlerin muhasebesini yapma mevsimidir. Yaprakların sararması ile içine düşen hüzünle buluşma mevsimi. Metropoller arasında sıkışan insanoğlu beton yığınlarına mahkûmdur artık. 21.yüzyılın en büyük ve vahim hataları nedir? Diye sorsalar, kimliksiz binalar ve mitoz bölünme ile çoğalan aynı tipte konutlardır elbette. İşte böyle bir görsel kirlilik içinde sonbaharın izini görmek pekte kolay değildir. Resmen yaprakların izini sürersin. Ağaç ve bahçe görebilmek, atomu parçalamak kadar zor bir hale gelmiştir artık.

Can Kurtarıcı

Can Kurtarıcı Yaprak

Metropollere sıkışan insanlar için can kurtarıcı yerler de vardır tabii ki yerel yönetimlerin insafına kalmış, dolar yeşilini değil de doğa yeşilini daha çok seven yöneticiler var ise. 155 bina arasında yer alan bir park seni sonbaharla buluşturabilir işte. İşte o parklar, o parklardaki banklar üzerine düşmüş bir iki sararmış yaprak seni senden alıp götürebilir. Seni senden çok öteye bir yere savurabilir. Kasım sabahı sonbaharın sana armağan ettiklerini sonsuza dek kucaklamak ve bağrına basmak için bir parka adımlarsın. Sabahın serinliği yaprakların ışıltısı ile buluşmuştur. O yaprakların kendine özel melodisini dinlemek bir başka güzel, bir başka özel duygudur. “Sonbahar çocukları güzeldir” derler, sonbaharı daha çok mu sever sonbahar çocukları? Yoksa çocuk olmaktan mütevellit midir bu mevsimle buluşmak?

Ertelenen Duygular

Banka oturan ve o melodiye kendini teslim eder kadın. Kadın düşünür. AN’nın içinde olmanın mutluluğunu keşfedeli ne kadar zaman geçti diye düşünür. Düşünür kadın, hayatın ertelenen duyguların bir gün geleceği ve işte o gün mutlu olunacağı duygusunu sıkıca tutanların ellerinin nasıl da yara bere içinde kaldığını. Hep beklenen günler, hep çekilen çileler mi vardı? O gün bir gün gelecek duygusu mu vardır? O güne kadar geçen günlere üvey evlat muamelesi yapmak üzerine hayatı kurgulayanların, kurgularının içinde boğulduğunu kendi gözlerimizle görmez miyiz? Görürüz elbet.  “Şu yaşa gelince şöyle olacak”,  “Şunu alınca şöyle mutlu olacağım”, “Şu kadar kazanınca2 huzura ereceğim” gibi…

Tanık Zaman

Şu ve bu üzerine kurulan cümlelerle heba edilen ömürlere, heba edilen yıllara hayıflananlar çoğunluğu idi toplumun yarısından fazlası. Sabah saatlerinde bu kadar düşünüyor olmanın verdiği iç sıkıntısını bir kenara bırakır, o iç sıkıntısını bir kenara bırakalı çok olmuştur. Yeniden AN’a odaklanır. Sonbahar tüm renkleri hışırdayan yaprakları ile içinin en derin yerinde huzurun izlerini bırakıyordur. Gözlerini kapatır ve sadece dinler. Gözlerini açtığında diğer bank dolmuştur. Aynı sitede yaşadığı aynı sitede yaşadığının farkına geçtiğimiz yıl vardığı ana ile oğlu karşısında oturmuştur. Kadını inceler, beyaz gömleği kırmızı pantolonu vardır. Yüzü berraktır, gözleri ise kocaman. Tanıdığı zamana göre daha dik oturmayı başarmış bir kadın vardır karşısında. 26-27 yaşında bir annedir o. Kendini otistik oğluna adamış. Oğlu da büyümüş, boyu uzamış.

Kentten, Kente Giden İnsan İse Yalnızlaşır

Göçmen olmak zordur. Bir köyden kente giden insan zorlanır. Kentten, kente giden insan ise yalnızlaşır. Doğudan batıya göçen insan bin kez daha zorlanır bu ülkede. Hele ki gen haritasında eğitim yerine örf, adet ve töre daha ağırlıkta ise. Bu kadın çok genç yaşlarda aile baskısı nedeniyle zorla evlendirilmişti. Sonra dünyaya gelen çocukları otistik olunca yaşamasına vesile olan adam, adına baba denen ama esasen bu sıfatla uzaktan yakından alakası olmayan şahıs topuklamıştı. Ve gencecik kadın kucağında bakıma ve ilgiye muhtaç bir bebek ile baba evinin kapısında almıştır soluğu. Ona göre normaldir. Anlatırken de normal sesinde tepki dalgalanmaları olmadan anlatır kadın. Onun ailesi ve sülalesinde yani mailesinde bu tip hikâyeler renk ve biçim değişiklik göstererek yüzyıllardır süregeliyordur zira. Çocuk yaşta evlenmek ne derece doğal ise yine çocuk yaşta geri dönmek de o derece doğal idi onun sözlüğünde. Çünkü onun sözlüğünde kadının yaşadığı her şeyin eksi hanesi normaldir. İstemediği bir adama mecbur kalmanın mecburiyet sayılmadığı, istemenin ise mevzu bahis olmadığı bir aileden geliyordur. İçinde biriktirdiği tüm yaşanmışlıkları hazmetmesi zaman almıştı elbet.

Acıyla Büyümek

Elbet zaman almıştı otistik bir çocukla sülalece beraber yaşama refleksi geliştirmek ama olmaz diye bir şey yoktur. Olamaz diye de bir şey yoktur. Zaman içinde her şey ne derece eviriliyorsa, o da evirilmiş, yaşadıklarına göğüs germeyi öğrenmiş ve gelişmiştir. İşte başı dik şekilde oturmasına vesile olan durum tam da budur. Güçlüklerle güçlenmek, ailene rağmen güçlenmek. Acıya rağmen büyümek hatta acı ile büyümek.  Yalnız olan iri gözlü kadınların gözlerine uzun uzun bakarsanız bazılarında koskocaman bir dünya görmeniz mümkündür. İçinde acı dan kederden ve mücadeleden denizler görmeniz olasıdır. 

Ufuk Denizi

Bir sohbetleri sırasında ailesinin artık başka şekilde düşündüğünü fısıldamıştı kadına. “Onlar da değişti. Mesela benim küçüğüm, kız kardeşimin sevdiği biri ile evlenmesine izin verdiler” diye bir cümle kurmuştur. Aileler, “İşte budur. Doğru budur. Bu benim doğrumdur. Ve bu doğrum, ailemdeki herkesin doğrusudur” şeklindeki dikte dolu cümlelerin yansımalarını evlatlarının yüzünde görünce darmaduman oluyordur belki de. Bunu söyleyemiyordu. Söylemek söze dökmek güçtü onlara. Sözün gücünü öğretmemişlerdi. İşte bebeğine gelinlik giydireceği yaşta kendi gelinliğini giyenlerin yüzlerine yerleşen kederli ifadesi vardı bu kadının yüzünde de.  Onlara bakınca kadını ve kadını bugüne getiren tüm evreleri zihninden geçirdi yeniden. Sonra servis geldi. Ana-oğul el ele tutuşarak servise bindiler. Arkalarından bir süre baktı kadın. Özel bir çocuğa sahip olmanın yükünü tek başına taşıyan kocaman gözlü kadının kaderini belirleyen en önemli etkenin doğduğu coğrafya ve babasının ufuk denizi olduğu bir kere daha geçti içinden.  Nedense hep kadın siluet geçiyordu aklından. Sadece o muydu ki tanıdığı? Sadece omuydu ki içine alıp hikâyesini didik didik ettiği? Elbette değildi.

Ömre Kesit

Herkesin yumuşak bir karnı en yumuşak hali var dedikleri tam da bu idi. Her kadın değil ama birçok kadında gördüğü o ruh halleri iştahını kabartıyor, bazen de iştahını kesiyordu. Evde baktığı fotoğraf albümleri geldi aklına.  Teyzesi ve diğer teyzesi ve yine diğer teyzesini düşündü. 15 yaşında sokakta bilye oynarken, iki gün sonra gelinlik giyen ya da giydirilen diğer teyzelerini düşündü. Belki de teyzeleri idi bu farkındalığı yaratan bünyesinde. Sadece teyzeleri mi? Hayrı. Sadece onlar değildi. Birçok kadın tanımadığı, aslında tanıdığı birçok duygu ve birçok bilindik his. Tüm bu hisler bir bütün halinde bünyesinde ayrı bir hüzün masası gibi duruyordu. O masa her daim üstü dolu, her daim yeni hikâye ve olaylar dizisi ile meşgul. Hüzün masasında gelişen her hadise gözlerinin buğulanmasına yetiyordu kadının. Sarı yapraklara baktı. Yeniden parkı bütünüyle kaplamış ağacın evlatları idi onlar. Dökülmüş ve pare pare dağılmış yapraklar. Ve o eşsiz seslerine hüzünlü kadınların hikâyeleri karıştı.  Sonbaharın kendine has hüznü ile hüzün masasından kesitler bir araya gelince daha bir anlamlı idi park sanki. Topu topu 20 dakikadır parkta idi. 20 dakikaya bir ömürden bir kesit sığar mıydı? Sığmıştı. Zaman öyle Araf, öyle izafi ki diye düşündü yine. Takvimler, saatler, dakikalar, günler, aylar ve yıllar… Bazen yılların içinde hiç yaşanmamış ve biriktirilmiş hiç olmuş süreler dilimi, bazen de 20 dakikaya sığdırılan yıllar. 

Elif Mirmahmutoğlu