Elif MirmahmutoğluElif Mirmahmutoğlu

"İletişim Bir Sanattır. Sanatı Destekliyoruz"

Tren ve Dem

küçük İskender ve Tahir Elçi Anısına

Adamların gözlerinde sadece köpekler, bebekler ve merhametli insanların hissedebileceği bir insaniyet okyanusu vardı.

“İnsanların içinden trenler var” diye konuşmuştuk bir gün bir dostla. Zamanın, izafi duranı var. Akanı var. Ama ben en çok an da ait olduğumuz an’a ilişkin olanını seviyorum. Zamanla ilişkimize yeni bir açılım getiren Melih Cevdet Anday’a bir selam göndererek. Aklımda siyah beyaz kareler ve dizgi makinaları geliyor bazı isimleri düşündükçe. Dizgi makinaları ben de hüzün kelimesi ile eş değer bir hal aldı artık. Dijitalleşen dünyada dizgi yerinde rüzgârlar esiyor şimdi. Bilgisayar her şeyi çözer hale geldi. Eski dizgiciler ise mahalle kahvelerinde anılarını paylaşıyor, okey atarken belki de. Mahalle kahvelerinde en mis çayı içen bir Havva kızı olarak en samimi sohbetleri de orada yapmış olmanın tebessümü bazı anlar da gelir yakalar beni.

Trenden, Çaya Yol Almak

Ve ben işte o tavşanlı balonu, Karaalioğlu Parkı’nda fırlatan çocuğa dönüşürüm bazen. Çayın demi gibi insanın demi de mühimdir ya. En demli çayları en demli insanlarla mahalle kahvelerinde içmiş olmak bir kadın için özel bir duygu hali değil midir? Öyledir elbette. Trenden, çaya doğru yol alırken zamanda bir sarkaç gibi sallandığımı hissediyorum. İnsan dün ile yarın arasında bugünü ıskalayan bir zavallıdır diye düşünmüyor da değilim.  Velhasıl içimizde trenler haliyle trenleri oluşturan vagonlar var. O vagonların kimlere ait olduğunu kim bilebilir ki? Vagon sahibi ile nerede ve nasıl denk geleceğini bilemeyeceğin bir muammalar bütünüdür aslında hayat.

İnsaniyet Okyanusu

Resmi bir kurumun konferans salonunda havalimanından ancak yetişebilmiş konuşması öncesi yemek yemeye fırsat bulamamış bir adamla tanışmıştım. Adamın gözlerinde ışık, adamın gözlerinde Sur’un o sonsuzluğa uzanan resmi vardı. Adamın gözlerinde sadece köpekler, bebekler ve merhametli insanların hissedebileceği bir insaniyet okyanusu vardı. Kısacık ilk diyalogdan sonra uzun soluklu sohbetler edebileceğimizi tüm benliğim ile hissetmiştim. Yemek söyleyeyim diye teklif ettim. “Hayır hayır” dedi.  Konuya, konuğa ve konuşmaya o kadar bağlı ve saygılı idi ki bir an önce geç kaldığı konferansa katılmak ve masadaki yerini almak istiyordu. “Öyle atıştırmalık bir şeyler olsa yeter” dedi. Ben de bir tost söyledim. Birlikte çay içtik, kaşarlı tostu yedik. Acele ama şükranla. Şu yaşıma kadar yediğim iki kaşarlı tost var tadını unutamadığım. Ne tesadüf iki anı da kamu kurumlarının mekânlarına ait. Biri bir kamu hastanesinin hasta odasıdır. Belki içinde kıl kadar ince bir kaşar dilimi vardı ama sanırsın Belgrad’daki özel tostçudan getirilmiş. Öyle leziz öyle kıymetlidir. İşte ne yediğinden çok nasıl bir ruh hali ve kiminle yediğin değil midir? Esas mesele. İşte biri o hastane odasında yediğimdir. Biri de gözlerinde insaniyet okyanusu olan adamla kamu kurumu konferans salonu dinlenme alanında birlikte yediğimiz kaşarlı tosttur.

Dualar ve Ağıtların Başkenti

Uzaktan baktığın bir insana en yakından ve en yalın hali ile bakarken de ‘öz’le-kabuk arasında zerre farklılık olmadığını görmenin verdiği ruh hali ferahlığı vardır. İşte o anlardan biridir. Benim o an yaşadığımı akşamında uzun ve hafif nemli bir Antalya akşamında, Cizre’den, insandan, hukuktan ve merhamet yoksunluğundan konuşmuştuk. Konuşur gibi yapanlardan değildi. Ekip zaten konuşan insan hak ihlallerini dert edinenlerin olduğu müstesna bir masada olduğumun o an’da farkında idim. Farkındalık dem almakla ilgili çaydaki gibi zamanla ilgili. Çok geçmedi birkaç gün sonra uğurladım insaniyet okyanusu olan adam ve arkadaşlarını. Ve birkaç gün sonra hissettikleri tedirginlikleri gerçek oldu kan bulaştı Sur’a. Oraya tarih boyunca kan bulaşmış insanlar alışmış kentin duvarları, dualar ağıtlarla birleşmişti. Faili meçhullerin peşinde koşarken faili belli ama meçhul olarak kayıtlar da yerini aldı. Ardında binlerce insaniyet namına değerli hikâye bir eş ve iki çocuk bırakarak.

Iskalamamış Olmanın Verdiği Huzur

Şiirlerin şifa olduğunu öğrendiğimiz içimizdeki vagonlardan birinin sahibi ile de kesişti yollarımız. Bir tekel büfesinden siyah poşette bira alırken kamusal gerginlik ve kamu körlüğü içinde yok olan enerjilerin üzerine sohbet ederken ego denizleri konuştuk. Üstüne üstük bir kamu yemeğine doğru yol alırken. İçindeki merhameti ve gözlerindeki şiir aşkını görmemek için kör olmak lazımdı. Ama görür sanırken kör olmuşların ülkesi idi güzel ülkemiz. Yaşarken de gören oldu çok seven oldu elbet. Ama bu şansı ıskalayanlar görenlerden fazla idi ne yazık ki. Bir bira kutusu kaldı bende TC numarası ve gözlerimin içine bakarak anlattığı naif hikâyeleri. Bir şair adına ‘küçük’ demiş, İlhan Berk’in kadrolu öğrencisi olmuş bir adam tanıdım iki dolu gün, satırları gibi samimi kelimeye değmiş, her gerçek insan gibi tevazu sahibi.  Bira kutusunu hatıra diye sakladık nasip olmadı Bodrum’a gidip göremedik son kez onu. Ama biliyorum ki o hissi yaşadık karşılaşmanın verdiği birbirini anlayan ruhların ancak hissedebileceği o derin tebessümü yaşadık.  O, sonsuz oldu artık ama karşılaşma anını ıskalamamış olmanın verdiği huzur aynı zamanda hüzünle yine yeniden okuyorum şiirlerini. Üstadın  bir dizesinde ifade ettiği gibi.

“Sevmek ifade edebilmek kadar ifadeyi unutmamaktır da…”

AN’ın kıymetine ve tüm kıymetli karşılaşmalara.
Kesişmeler, buluşmalar, karşılaşmalar hayatı anlamlı kılan tüm anlara.

küçük İskender ve Tahir Elçi’nin değerli ruhlarına sonsuz saygıyla. (Temmuz/2019)



Leave a Reply

Your email address will not be published.

*
*
*